Savunma Sanayi Analisti Fazıl Altay
Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Afrika ekseninde şekillenen yeni güç mücadelesi, Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir rekabet değil; aynı zamanda savunma sanayii, vekâlet savaşları, enerji koridorları ve bölgesel nüfuz alanlarının yeniden tanımlandığı çok katmanlı bir güvenlik denklemidir. Son dönemde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İsrail ve Mısır arasında gelişen askeri ve stratejik yakınlaşma, Ankara tarafından dikkatle takip edilmektedir.

Özellikle Afrika sahasında Türkiye destekli unsurlar ile BAE destekli yapıların karşı karşıya gelmesi, klasik diplomatik rekabetin ötesine geçildiğini göstermektedir. Libya’dan Sudan’a, Kızıldeniz hattından Sahel bölgesine kadar uzanan geniş coğrafyada tarafların vekil aktörler üzerinden nüfuz mücadelesi yürüttüğü görülmektedir. Bu durum, Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği savunma ihracatı ve askeri diplomasi stratejisinin doğrudan jeopolitik sonuçlar üretmeye başladığını ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin geliştirdiği Bayraktar Akıncı TİHA gibi yüksek teknolojili platformların farklı ülkelere ihraç edilmesi, kısa vadede ekonomik ve stratejik kazanç sağlasa da uzun vadede bu sistemlerin Türkiye’nin desteklediği unsurlara karşı kullanılabilme riskini de beraberinde getirmektedir. Nitekim Afrika sahasında dost ve müttefik kabul edilen aktörler arasında dahi çıkar çatışmalarının hızla değişebildiği görülmektedir. Bu nedenle savunma ihracatında yalnızca ticari kriterlerin değil, uzun vadeli jeopolitik denge analizlerinin de belirleyici olması gerektiği değerlendirilmektedir.
Bu çerçevede Türkiye açısından kritik meselelerden biri, ihraç edilen silahlı sistemlerin kontrol mekanizmalarıdır. Modern savaş ortamında “kill-switch”, uzaktan erişim kontrolü veya görev kısıtlama protokolleri gibi teknolojik önlemler, büyük güçlerin savunma ihracatında sıklıkla kullandığı yöntemler arasında yer almaktadır. Türkiye’nin de gelecekte özellikle stratejik platform ihracatlarında benzer güvenlik tedbirlerini değerlendirmesi muhtemel görünmektedir.
Öte yandan BAE–İsrail yakınlaşmasının yalnızca askeri değil, istihbarat ve teknoloji boyutu da bulunmaktadır. İsrail’in elektronik harp, hava savunma ve istihbarat alanındaki kapasitesi ile BAE’nin finansal gücü birleştiğinde, bölgede Türkiye’nin nüfuz alanlarını sınırlamaya dönük yeni bloklaşmaların oluşabileceği öngörülmektedir. Mısır’ın bu denkleme dahil olması ise Doğu Akdeniz enerji politikaları açısından Ankara’nın stratejik hesaplarını daha karmaşık hale getirmektedir.
İran faktörü de bu denklemin önemli bir parçasıdır. Körfez ülkelerinin İran kaynaklı İHA ve füze tehditlerine karşı yeni hava savunma iş birlikleri geliştirmesi, bölgedeki askeri hareketliliği artırmaktadır. Ancak Kahire yönetiminin doğrudan İran’a karşı geniş çaplı bir askeri operasyona dahil olmasının yüksek maliyet ve ciddi güvenlik riskleri nedeniyle temkinli değerlendirildiği düşünülmektedir.
Türkiye açısından temel stratejik hedef; çok kutuplu bölgesel düzende denge siyaseti yürütmek, savunma sanayiindeki teknolojik üstünlüğünü korumak ve ihracat politikalarını uzun vadeli milli güvenlik perspektifiyle uyumlu hale getirmek olmalıdır. Çünkü günümüz jeopolitiğinde kalıcı dostluklardan ziyade değişken çıkar ilişkileri belirleyici olmakta; bugün müttefik görülen aktörler, yarın farklı cephelerde rakip konuma gelebilmektedir.
Sonuç olarak Türkiye, savunma sanayii başarısını yalnızca ekonomik bir kazanım olarak değil, aynı zamanda stratejik egemenlik aracı olarak değerlendirmek zorundadır. Afrika ve Ortadoğu’da giderek sertleşen rekabet ortamı, Ankara’nın askeri ihracat, diplomatik denge ve bölgesel güvenlik stratejilerini daha sofistike ve kontrollü biçimde yeniden yapılandırmasını zorunlu kılmaktadır.






Bir Cevap Yazın